İçeriğe geç

Roman Gerçeği: Romanlarda Sosyal Dışlanma ve Kirlilik Algısı

          Sosyal dışlanma terimi ilk olarak Fransa’da kullanılmıştır ve konunun Fransa’da bir problem olarak kabul edilmesinde, 1970’li yıllarda ekonomik kalkınmanın yavaşlaması önemli rol oynamıştır. 1960’lı yılların Fransa’sında yoksullardan ideolojik biçimde dışlanmış olarak söz edilmiştir. 1974 yılında Rene Lenoir tarafından kaleme alınan bir kitapta, dışlanmışlar ekonomik kalkınmanın sonuçlarından yararlanamayan kişiler olarak belirtilmiştir (Çakır, 2002: 121- 136).

          Lenoir, dışlananların sadece yoksul kişilerden oluşmadığını Fransız nüfusunun %10’unun toplumdan dışlanmış olduğunu belirtmiştir. Lenoir’e göre: “zihinsel ve fiziksel özürlüler”, “intihar eğilimliler”, “hasta – bakıma muhtaç yaşlılar”, “istismar edilen çocuklar”, “ilaç bağımlıları”, “suçlular”, “tek ebeveynli aileler”, “sorunlu aileler”, “marjinal gruplar”, “asosyal kişiler” ve “diğer sosyal uyumsuz kişiler” sosyal dışlanmışlar oluşturmaktadır. (Çakır, 2002: 121-136). Bu bahsedilen gruplara ek olarak 1980’li yıllarda, işsizler ve yoksullarda dahil olmuş ve sosyal dışlanma tanımı genelde yoksulluk olgularıyla açıklanmaya çalışılmıştır. İşsizlik ve yoksulluk insanların içinde bulunduğu toplumla bütünleşmesini engelleyen hemen hemen her toplumda görülebilecek olgulardır. Ancak bu olgulara dayalı olarak işsiz, yoksul veya eşitsizliğe maruz kalan her insanın, her toplumda ve her dönemde sosyal dışlanmış olarak kabul edilmesi zordur. Çünkü gelişmiş bir ülkede yaşayan işsizin karşılaştığı sorunlar ile gelişmekte olan ülkede yaşayan işsizin yaşadığı sorunlar ve yoksunluk düzeyi farklı olabileceği gibi, kimin yoksul sayılacağı ve ne tür bir sosyal koruma altına alındıkları ülkeden ülkeye değişecektir. Bu nedenle genel olarak sosyal dışlanmayı, insanların içinde yaşadığı toplumun dışında bırakacak düzeyde maddi ve manevi yoksunluk içinde olmaları, haklarını ve yaşamlarını koruyacak, onları destekleyecek her türlü kurumdan ve sosyal destek mekanizmasından yoksun oldukları ölçüde katlanarak büyüyen bir süreç olarak tanımlamak mümkündür (Işık ve Pınarcıoğlu, 2001).

          Romanların bulundukları toplumlardan farklı kültürel formlara sahip olmaları; onların sosyal dışlanma imgesinin temel kaynağını oluşturmuştur. Özellikle dil, giyim tarzı, müzik ve mesleki uğraşlar önemli belirleyicilerdir. Romanlar farklı yaşamlarından ve farklı yerlerden gelmelerinden dolayı evrensel olarak davetsiz misafir veya yabancı olarak görülmüşlerdir.

          Romanların dışlanmasında din ve inançları da önemli bir sorundur. Romanların dinsel yaşamı ile ilgili kaynaklarda çoğunlukla bulundukları ülkenin dinini kabul ettikleri yönünde bir kanaat vardır. Romanların dinsel inançları, bulundukları ya da yaşadıkları ülkelere göre değişmektedir. İspanya’da Katolik, Kuzey Avrupa’da Protestan, Rusya ve Romanya’da Ortodoks ve Türkiye’de Müslüman olarak şekillenmişlerdir. Romanlar bulundukları ülkelerin dinlerini kabul etme eğilimindedirler. Allah’a inanma konusunda biraz zayıf oldukları için her yerde dinsiz, Arap-Müslüman veya düzenbaz oldukları yönünde suçlanmışlardır (Kolukırık, 2011, s. 107).

          Helsinki Yurttaşlar Derneğinin yapmış olduğu araştırma raporunda; “bazı okul ve sınıflarda, öğrencilerin çoğunluğu Romanlardan oluşuyorsa, diğer çocukların sınıftan alınması suretiyle tecrit edilmiş okullar veya sınıflar ortaya çıkmaktadır. Daha az imkân tanınan bu okulların öğretmenleri de daha düşük motivasyonla çalışmakta, tüm bunların sonucunda da başarı oranları giderek düşmektedir. Okul yönetimlerinin önyargılı tavırları Roman ebeveynleri okul ortamından uzaklaştırmakta ve böylece çocuklarının eğitimine ilgi göstermeleri engellenmektedir. Roman çocuklar, milli bayram kutlamaları ve mezuniyet törenlerinden çoğu zaman dışlanmaktadır. Türkiye’deki Romanlar az eğitim gören, en az başarı gösteren, okula devam ve okuma oranı en düşük gruptur” (Helsinki Yurttaşlar Derneği, 2008: 56) şeklindeki açıklamalarının doğruluk payı olmakla birlikte sübjektif bir değerlendirme olduğu söylenebilir. Böyle bir yaklaşım zaten ilgili çocukların okuldan ve eğitimden dışlanması anlamına gelir ki; bu duruma müdahale edilmesi ve öncelikle Roman çocuklarının eğitim sürecinde kalmaları sonra da başarı düzeylerinin artırılması ve zekâlarını aktif kullanmalarının sağlanması gerekir (Helsinki Yurttaşlar Derneği, 2008).

          Romanların yoğun olmadığı okullarda okuyanlar, Roman olduklarını gizlediklerini ifade etmişlerdir. Bu önemli bir bulgudur. Roman olduğundan sıkıldığını söyleyenler de vardır. Ancak çocukların büyük çoğunluğu Roman olmaktan memnundur. Bazıları okulda dışlanmadığını, çünkü Roman olduğunu gizlediğini, söylediği takdirde kendisiyle dalga geçileceğini, dışlanacağını ve küçük düşürüleceğini düşünmektedirler. Bu durum dışlanacağını düşündüğü anlamına gelmektedir. Bazıları oyun oynanırken kendilerinin oyuna alınmadığını, buna çok üzüldüğünü ama niçin oyuna alınmadığını bilmediğini söylemişlerdir. Yani Roman olmanın bir dışlanma gerekçesi olmasını anlayamamaktadır. Kocaeli’de Romanlarla yapılan bir araştırmada; eğitim hayatından uzak kalmalarının bir nedeninin de okullardan dışlanma algısından kaynaklandığı belirtilmektedir. Yine bu araştırmada, Romanların eğitime önem verdiklerine ve çocuklarını okutmak istediklerine de değinilmiştir  (Demirel, 2012, s. 92).

          Ülke bütünlüğü noktasında sorun çıkarmamaya gayret eden Romanların, kimi toplum kesimlerince yok sayılmalarının nedeni, Roman toplumundan ziyade ülkenin “kabul görmüş” yurttaşlarının önyargıları ve kalıplaşmış yanılsamalarından arınmaya yanaşmamalarıdır. Bunun yanı sıra Türkiye’de Roman araştırmalarını yürüten grubun önemli bir kesiminde de bu kalıplaşmış yanılsamanın aşılamadığı gözlenmektedir. Örneğin Gökçen ve Öney’in çalışmasında, Roman toplumunun, birkaç müzisyen dışında başarılı toplumsal figürler çıkaramadıklarına ilişkin görüşün hemen ardından ileri sürülen, toplumun başarılı Romanlara sahip olmadığına ilişkin kanaat, Romanlarla ilgili gerçekleri yansıtmadığı gibi devletin 1920’li yıllardan itibaren Roman topluluğuna düşmanca yaklaştığı da doğru değildir. Türk devletinin ve kamu otoritesinin Romanlara yaklaşımının kökeninde düşmanlığın değil, olsa olsa boş vermişlik, ilgisizlik ve aymazlığın yattığından bahsedilebilir (Gökçen & Öney, 2008, s. 130-132).

          Tüm bu bilgiler bize şunu göstermektedir: Çoğu zaman, bir halkın asimilasyonuna uğramasının sebebi (isteyerek veya istemeyerek) çoğunluğun önyargıları, klişeleşmiş olumsuz düşünceler ve sosyal armoniye yönelik hiçbir politik çabaları göstermemekten dolayı ortaya çıkmaktadır (Oprişan & Yılmaz, 2004).

          Eşitsizlik ikinci sınıf olma anlamına gelir. Her toplumda toplumsal tabakalaşma yaşanmaktadır. Tabakalaşma sınıfsal ayrışmalara fırsat sağlar. Bu ayrışmalar içinde en tehlikeli olanı sosyal eşitsizliktir. Avrupa Roman Hakları Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Edirne Roman Derneği tarafından yapılan bir saha araştırmasına göre; Romanların büyük bir çoğunluğu, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini, Anayasa’nın garanti altına aldığı pek çok haktan çoğu zaman yararlanamadıklarını ve aşağılayıcı koşullar altında yaşamak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir (Helsinki Yurttaşlar Derneği, 2008, s. 53)

Bir araştırma bünyesinde yapılan saha çalışmaları sırasında romanların dışlanması hususunda bir grup görüşmeci durumu birbirlerini tasdik eder bir biçimde şöyle anlatmışlardır  (Yaprak, 2015):

“Tepecik gelişmedi be her yer gelişti ama Tepecik kör kaldı. Kırk yıl önce Tepecik ne ise işte aynı Tepecik. Yolu genişlettiler işte bir alt geçit yaptılar ama bizim için değil o trafik sıkıştı akmadı onun için. Biz yalvardık bir üst geçit yapıverin diye ama kimse muhatap almadı. Bir park bile yapmadılar. Bu hükümet gelene kadar kanalizasyon bile çok evde bağlı değildi. Hep lağım suları taştı patladı. Tepecik oldu b… lu mahalle. Gacolar böyle isim taktı.

Bizde para yok değil, bizler kendimize göre çalışıyoruz, gaconun okuduğu yerde biz haydi haydi okuruz mesele para meselesi değil. Bizi okuldan kırdılar, okuyamadık cahil kaldık. Devamlı işte bulamadık, devamlı işimiz yok hani, evler de doğru düzgün değil evleri de onaramadık sonra hem tenekeli hem de bo… mahalle oldu bizim mahalle. Sonra genelev burada gel zaman git zaman genelevle irtibat arttı çalışanlar orada iş yapanlar hani bir şekilde çalışanlar oldu. Hem bo… hem nasıl desem uğursuz sayılan mahalle olduk. Şimdi geneleve her yerden her tipten adam aktı geldi, eee ne oldu geldiler bizimkilere neyi nasıl hani nasıl desem eğlence tam olsun diye her şeyi sordular. İçeri girmek istemeyenler özel muamele isteyenler genelev dışında kadın var mı diye sordu kadın istedi, giren cesaret olsun diye esrar sordu, koko sordu, anasını satayım. Bizimkiler işsizler paraya ihtiyaçları var, ilk zamanlar el altından bu istekleri temin edip onlara sattılar. Sonra her bir şey aleni oldu yani arsızlaştık, onlar bizden kaçtı bizde onlara yaklaşmadık. İşte Tepecik böylece meşhur Tepecik oldu. Herkes bizim mahalleden korkar oldu çekinir oldu.”

Yine aynı araştırma kapsamında, 31 yaşında, evli, iki çocuk sahibi, ev kadını ve ilkokul mezunu olduğunu belirten görüşmesi şunları söylüyor:

“Bizleri dışlama, hor – hakir görme o kadar yaygın hale gelmiş ki, çocukları alıp bazen belediyelerin yaptıkları parklar var, o parklara götürüyorum. Çocuklar hep beraber oynuyorlar. Bizim çocuklarımızla diğer çocuklar biraz samimi olunca, aileler çocuklarının bizimkilerle beraberce oynamalarına bile izin vermiyor. Anneleri bir göz kaş işaretiyle evladını yanına çağırıyor, ne diyorsa artık çocuk asla bizim çocukların yanına yaklaşmıyor.

 Kızım Sude Naz, hani el bebek gül bebek yetiştirip tertemiz giydiriyorum. Bir küçük çocukla oynamaya başladı, benim çok hoşuma gitti, yanlarına gittim. Onlarla oynamaya başladım, evde hazırladığım darılardan verdim. Çocuk yedi, ama az sonra annesi çocuğun yanına geldi. Hiçbir şey yokken azarlayarak elindekini, yani mısırı yere attı ve çocuğu hemen bizden uzaklaştırdı. Az ilerde çocuğun elini yüzünü sildi ha sildi, çocuk feryat figan ağlıyor. O kendisine göre doğruyu yaptı zannediyor.

“Vallahi” kadının suçu yok, o kadına bizi kim bilir nasıl anlattılar. Bu durum beni çok yaralamıştı. Sude Naz’da hiçbir anlam veremedi, durgunlaştı, ağlamaklı bir hal aldı. Bir çocuğun en değerli şeyi elindeki oyuncağıdır, oyun arkadaşıdır. Bence bu çok kötü bir durumdur. Annesi bize tepkili, o çocuk da büyüdüğünde bize tepkili olacak. Bu durum hep devam edip gidecek. Neden?” hani orada bir tane bile yanlış hareketimiz olmadı sırf işte tenim esmer konuşukluğum böyle diye anası bizden aldı çocuğu.”

          Damgalama ve sonucunda ortaya çıkan sosyal damgalanmıştık, tüm iyi niyet ve samimi yaklaşımları ve temiz olmayı bakımlı olmayı göz ardı ederek romanlara karşı yapılan ayrıştırma utandırma şekliyle kendini hayat pratiğinde göstermiştir. Bu kapsamda etiketlenen bireyler, sosyal bütünleşmenin dışarısına çıkarılmıştır.

          Douglas’a göre düzene ait değerler, düzen dışı şeyler tarafından saldırıya uğrayıp düzenin varlığını tehdit ettiğinde bu tehlike durumu artık kirlilik haline gelir. Çünkü toplumu ve toplumsalı oluşturan fikirler çok güçlü normlar etrafında birleşerek bir düzen meydana getirmişlerdir, düzenin, sağlam sınırları, kıyıları ve dâhili bir yapısı vardır. Bu yapıya ait olmayan, düzen dışı, dışarıya ait her şey, insan bedenine benzer şekilde kokuşmuşluğun, çürümüşlüğün ve iğrenmenin kaynağı olan beden sıvılarının bedenden yani kendilerine ait sınırları aşarak dışarı çıktıklarında, çürümüşlüğü ve iğrençliği bedene bulaştırma tehlikesinden dolayı derhal bedenden uzaklaştırmaları gibi, düzenin kendisini tehdit ettiği için sadece tehlikeli değil, aynı zamanda kirlidir der. Douglas’a başvurarak ifade etmek gerekirse, “ayrımın olmadığı yerde kirlenmeden de bahsedilemez” (Yaprak, 2015).

          Sözü edilen bu kirlilik ve tehlike riski, çok güçlü imajlar etrafında kurulmuş olan ve toplum olma bilincini destekleyen normların yani düzenin dışında olarak konumlandırılan, dışardakilere yani “ötekilere” derhal yapıştırılması, verilmesi gereken bir şeydir. Douglas’a göre “ötekilere” yapıştırılan damga, toplumun kendine ait olarak sınırlarını çizdiği bütünlüklü yapıların çözülmesine, bozulmasına, kokuşmasına verdiği tepkinin bir şekli ve düzeni devam ettirme, koruma altına alma yöntemlerinden biridir. Romanlarda ise kirlilik algısı onlara yönelik türetilen çeşitli söylemler ve inançlar ile gün yüzüne çıkmaktadır. Kirliliğin bulaşacağı ve toplumsal bütünlüğün bozulacağı düşüncesi ise roman vatandaşlara yönelik yapılan ayrımcı davranışların kaynağını oluşturmaktadır. Bir araştırma kapsamında yapılan görüşme aslında yukarıdaki söylemleri güzel bir şekilde özetlemektedir.

 “Ben o zamanlar Müftüye sordum Roman ile şey edince temizlenmek için değişik bir şey yapmaya gerek var mı? Öyle bir şey var mı dedim zina zinadır ama onlar pis ya belki hastalık daha çabuk bulaşır falan demişti. Ben halk bize gelip “kırmızı tuğla eritene kadar yıkanmak gerekir” diyor falan dedim. Müftü efendi s…lemedi. Tabi giden su bizim. Bende başka bir hocaya sordum imam Birgivi’den fetvayı verdi. Normal halk ile 1 Gusül. Çingene ile olursa içleri rahat etsin diye 3-5- 7-11 en fazla 11 sefer yıkansın. Daha fazla yıkanmak haram olur dedi”

          Yaygın kullanımıyla “çingene” olarak adlandırılan Romanlar, sahip oldukları dikkat çekici kişilik özellikleri kadar kentsel ve kırsal alanlar içerisinde sürdürdükleri yaşamları, iktisadi faaliyetleri, eğitim yaşantısındaki konumları ve istihdam süreçleri ile de sosyal politikaların ilgi alanına giren dezavantajlı gruplar içerisinde marjinal bir kitleyi teşkil etmektedirler. Romanları yaşadıkları sosyal dışlanma konusunda farklı kılan nokta, diğer azınlık gruplar tarafından da sosyal dışlanmaya maruz kalmalarıdır. Anadolu coğrafyasına 10. yüzyıl civarında göç etmiş olan Romanlar, o tarihten bu yana gerek kültürleriyle gerek sıra dışı yaşamlarıyla toplumun ayrılmaz bir parçası olagelmişlerdir (Arayıcı, 2008, s. 26).

          Sosyal dışlanmayı ve kirliliği tek bir şekilde tek bir formda tanımlamak oldukça zordur. İnsanlara yüklenen önyargılar ve damgalamalar da sosyal dışlanma ve kirlilik kavramı için de yer almaktadır. Çingene olarak doğmanın bir suçmuş gibi algılanması ve yüzyıllardır Çingeneliğe dair inşa edilen dezavantajlı durumların tek suçlusu çingenelermiş gibi görülmesi veya onlardan söz ederken onur kırıcı bir mağduriyet dili kullanılması ve Çingenelerin öncelikli olarak potansiyel suçlu ve “kirli” bireyler olarak algılanmaları sosyal dışlanmışlığın en önemli sonuçlarındandır (Demirbaş- Madran 2011).

            Barınma konusunda zorunlu tahliyeler, mülkiyet garantisinin sağlanamaması, sabit bir adrese sahip olunamaması gibi nedenlerle Roman vatandaşlar zaman zaman eğitim, sağlık gibi temel haklardan faydalanamamaktadırlar. Sakinlerinin sağlığını tehlikeye atacak biçimde kirliliğe mahal verecek kaynaklara yakın yerlerde mesken inşaatı ve genelde Roman vatandaşların yerleşim yerlerini kapsayan kentsel dönüşüm projeleri, Roman vatandaşları olumsuz yönde etkilemektedir. Birtakım önyargılar ve duyulan rahatsızlıklar sebebiyle Roman olmayan mahalle sakinlerinin Romanları mahallelerinden uzaklaştırma çabaları da barınma konusunda yaşanan sorunların bir diğer boyutunu oluşturmaktadır (Özdemir, 2014, s. 42).

            Dışlanmışlığın sonuçlarının, düzenden ve diğer belirleyici hâkim otoritelerden kaynaklı bir sorun olarak değil de sadece Çingenelerin kişisel hataları, zorunlu biyolojik yapıları ve dışlanan kültürel değerleri kaynaklı olarak görüldüğünün de bu noktada altını çizmek gerekmektedir. Ayrıca Çingenelerin kendileri için neyin daha doğru olduğunu bilmediğine dair cahillik altyapılı yaklaşımlar da çingeneler için dışlanmışlığın yaralayıcı bir sonucudur.

            Özsaygısı zedelenmiş ya da özsaygısını tamamıyla yitirmiş olan bireyler: diğer bireylere ve genel olarak da topluma güven duymamaya ve sosyal yaşama olan inançlarını da yitirmeye başlayacaklardır (Said, 2007: 110). Şahsın bu ruh hali huzurlu bir hayat yaşamasına engel olacaktır. Çingenler zamanla kendilerini olan güveni ve özsaygılarını yitirmeye başladıkları için huzursuz olan ve bu huzursuzluğu çeşitli şekillerde bastırmaya çalışan toplum haline dönüştürülmüştür. 24 yaşında, dul, ortaokul terk ve hâlihazırda bir işe sahip olmadığını belirten kadın görüşmeci, sosyal dışlanmışlık algısıyla içerisinde bulunduğu durumu ve hissettiklerini şu şekilde ifade etmektedir (Yaprak, 2015):

“Hep susmak, hep geri çekilmek, hep umursamamak, hep uzaktan izlemek zorunda kalmışız. Zaman içerisinde bu bizim tepki verme biçimimiz, bizim sesimiz olmuş galiba. Onlar neyden rahatsız oluyorsa, onların görmediği yerde inadına onu yapmak ya da kendimize azcık güvendiğimiz zaman dilimlerinde gözlerine sokarak yapmak bizim zaferimiz olmuş galiba. İnsan bu eğriyi doğruyu bilir. Biz onların rahatsız olacak aslında bizim de kabul etmediğimiz şeyleri yaparak kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Parklarda bahçelerde tuvalet ihtiyacı karşılanmaz ama biz etrafı kirleterek rahatlıyoruz, bilirim günahtır ama işte…”

            Günümüzde Romanların yaşadıkları pek çok sorundan ön plana çıkanlar arasında anadilde eğitim, okur-yazarlıkta düşük seviye, işsizlik, konut ve konaklama, uyum sağlama güçlüğü, sosyal dışlanma, yerleşim yerlerinden zorla atılma/sürgün ve ırkçı saldırıları saymak mümkündür (Kurtuluş, 2012, s. 19).

            Romanların kültürel özellikleri ve etnisitelerin, sosyal dışlanmışlık ve yoksulluk gerçeği ile birleştiğinde; içinde bulundukları koşullar son derece olumsuz bir hale bürünmektedir. Türkiye’de yaşayan Roman vatandaşların en büyük sorunlarından biri, içinde bulundukları birçok olumsuz koşulun yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasına zemin hazırlamasıdır.

            Son kertede Türkiye’de yaşayan Roman vatandaşların en önemli taleplerinden biri sosyoekonomik statülerini geliştirmek ve sosyal dışlanmaya maruz kalmadan vatandaşların tamamına sunulan hak ve hizmetlerden istedikleri ölçüde faydalanabilmektir. Roman vatandaşların farklı kişilik özellikleri ve buna bağlı talepleri; istihdam, barınma, eğitim ve hatta diğer alanlarda farklılığını hissettirmekte ve ihtiyaca göre çeşitlendirilmiş sosyal politikaların izlenmesini zorunlu hale getirmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

Arayıcı, A. (2008). Avrupa’nın Vatansızları: Çingeneler. İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Arslantürk, Z., & Amman, M. (2009). Sosyoloji: Kavramlar, Kurumlar, Süreçler, Teoriler (s. 349-354). içinde İstanbul: Çamlıca Yayınları.

Çetin, B. I. (2017). Kimlikleriyle Romanlar: Türkiye’deki Roman Vatandaşlara Yönelik Sosyal İçerme Ulusal Strateji Belgesi Ve Birinci Aşama Eylem Planı’nın Değerlendirilmesi. Yönetim ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 105-106.

Demirel, N. (2012). Romanların Sosyal Dışlanma Problemlerinin Romanlar ve Toplum Düzeyinde Karşılaştırmalı Araştırılması. Yalova Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, 92. Yalova.

Genç, Y., Taylan, H., & Barış, İ. (2015). Roman Çocuklarının Eğitim Süreci Ve Akademik Başarılarında Sosyal Dışlanma Algısının Rolü. Akademik Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 79-97.

Gökçen, S., & Öney, S. (2008). Türkiye’de Romanlar ve Milliyetçilik (s. 130-132). içinde Almanya: European Roma Rights Center.

Helsinki Yurttaşlar Derneği. (2008). Eşitsiz Vatandaşlık: Türkiye Çingenelerinin Karşılaştığı Hak İhlalleri: http://www.hyd.org.tr/staticfiles/files/biz_buradayız_-_ turkiye%27de_romanlar-2.pdf adresinden alındı

Kolukırık, S. (2011). Sosyal Dışlanma Bağlamında Türkiye Çingeneleri: Kültürel Farklılık ve Biraradalığın Sosyolojik İmkânı. Sosyal Politikalar(3), 107.

Kurtuluş, B. (2012). Roman Olup Çingene Kalmak. i içinde, Devletsiz Bir Halk Olarak Çingeneler: Kökenleri,Sorunları, Örgütlenmeler (s. 19). İstanbul: Melek Yayınları.

Müderrisoğlu, S. (2007). Gençlik ve Sosyal Dışlanma. Üniversite Gençliği ve Sosyal Haklar Konferansı (s. 145-148). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.

Oprişan, A., & Yılmaz, H. (2004). Mazlumder. 10 11, 2016 tarihinde Türkiye’deki Romanların Sosyal Ve Hukuki Durumu Üzerine

Özdemir, A. (2014). Romanlarda Çalışan Yoksulluğu: Sakarya Gazipaşa Mahallesi Örneği. Yüksek Lisans Tezi, 42. Sakarya: Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Üstündağ, E. (2005). Roman Çocuklar Değil Biz Değişmeliyiz. 09 16, 2016 tarihinde https://m.bianet.org/bianet/cocuk/54773-roman-cocuklar-degil-biz-degismeliyiz adresinden alındı

Yaprak, M. (2015). Etiketleme Kuramı Çerçevesinde Çingene Etnisitesinde Kirlilik ve Sosyal Dışlanmışlık Algısı (Yüksek Lisans Tezi). 120-122. Mardin.

Tarih:GenelSosyoloji