İçeriğe geç

Cinsiyetin Kadın Olma Hali

Bugünlerde kadın konusu; kadının konumu, ev içi ve ev dışındaki kadın ve erkeğin rollerindeki değişimler, erken yaşta evlilikler, kız ve erkek çocukların eğitimi ve cinsiyet ayrımı konuları etrafında tartışılmaktadır. Konuların geçmişten bu yana hala tartışılıyor olma sebebi ise kadın ve aile ile ilgili problemlerin devam ediyor olmasıdır. Daha farklı bir şekilde belirtmek gerekirse; ataerkil topluma ait geleneksel değerler modern toplum yapısında da varlığını sürdürmekte olduğundan kadının ev içerisindeki iyi bir eş ve anne rolü oldukça büyük bir önem taşımakta ve bu şekilde kadınlar için çifte sömürü durumu yaratılmaktadır. Bunun sonucunda ise kadın üzerinde baba ve koca iktidarına ek olarak, ataerkil toplum düzeninin değerleri de egemenlik ve baskı aracı olabilmektedir (Aktaş, 2013).

Ataerkillik toplumun bütün kurumlarına ve de sosyal ilişki ağlarına nüfuz etmiş, erkeklerin lehinde işleyen bir yönetme biçimidir. Bu yönetim şeklini destekleyen şeyler ise toplumun erkekler lehindeki geleneksel değerler ve normlardır. Bütün gelenekselliklerin bu duruma yönelik işlevi olduğu kabulünden ziyade bu erkek iktidarı ve baskısını sağlayan geleneksellikler üzerine düşünmek gerekir. Cinsiyet ayrımını besleyen, erkekleri üstün tutan bu kalıplaşmış norm ve değerler gizli bir güç kaynağı olabildiği gibi apaçık bir şekilde de taraftar toplayabilmektedir. Bütün koşullarda cinsiyetler arası ayrımın, hak ihlalinin oluştuğu ve kadınlar ile erkekler arasında eşit olmayan hayat standartlarının oluştuğu ortadadır (Alptekin, 2014). Bütün bunlara dayanarak ataerkillik; erkeklerin sadece erkek oldukları için güç simgesi sayılıp yüceltildiği, cinsiyete dayalı ayrımcılığı besleyen ve büyüten, kadını tüm varlığına rağmen ikinci plana atan bir düzendir. Kadınlar verilen kararlar ve yapıda erkeklerin fikrini etkilemede paya sahip olsalar da bu durum düzenin asıl sahibinin erkekler olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Tarihsel sürece bakıldığında kadın her dönemde çabasıyla, çalışma azmi ve gücüyle aslında insanlığın gelişimi için bir erkek kadar emek vermiştir. Fakat erkeklerin iktidar olma ve yönetme arzusuyla dolup taştığı, insan haklarını çoğu zaman göz önünde bulundurmayan bu toplumlarda her zaman erkeğin verdiği emek parlamış ve anlamlı olmuştur. Zira kadının emeği zaten onun doğuştan görevi olan şeyleri yapmak olarak görüldüğü için bunun ödüllendirilecek veya övülecek bir yanı olmamıştır. Kadının emeğini çoğu zaman hiçe sayan ve eğitim, sağlık, barınma gibi temel hakları üzerinde dahi eşitsizliğe yol açan toplumsal cinsiyet eşitsizliği işte bu temeller üzerine inşa edilmiştir.

Erkeğin egemenlik arzusunun sonuçlarından biri de kadına yönelik şiddet olgusudur. Kadına yönelik şiddet; fiziksel, psikolojik ve cinsel boyutta olabilmekte, erkeğin kadın yaşamı ve gelişimi üzerinde kontrol mekanizması olma isteğinden doğmaktadır. Yüzyıllardır kadınlığın en çok kanayan yanı “namus” etiketi ise ataerkil düzenin bir başka ve hatta en büyük sorunudur. Düzen, namusu kadına atfeder ve kadın için belli yasalar, yasaklar, töreler belirler. Kadın belirlenen kurallara uymadığı takdirde erkek meclisi tarafından kadının özgürlüğüymüş, yaşama hakkıymış göz önünde bulundurulmaz, itaat etmediği ve hayatı kendi arzularına göre yaşadığı için cezalandırılır. Kadın namuslu olmak(!), soyuna layık olmak(!) ve leke getirmemek zorundadır(!), erkek ise yasa, yasak, töre belirleyici ve cezaları uygulayıcı konumundadır. Kadın için yasak olan şeyler erkekler için çoğu zaman serbesttir hatta övünç kaynağıdır.

Sanayi devrimi sonrasında bu düzen üzerinde büyük değişimler yaşansa da günümüz modern toplumlarında dahi hala bu düzenin izleri bulunmakta, toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem kamusal alanda hem de ev içerisinde görülmektedir. Örneğin çalışma yaşamına kadınların dahil olmuş olmasını sindiremeyen bazı erkeklerin kadınlara mobbing uygulamayı kendilerinde bir hak olarak görmeleri, eşitsiz kadınların hala bir yerlerde eğitim hakkından mahrum ediliyor oluşu, namusun sadece kadına yönelik bir kavram olarak algılanması, ev işlerinin sadece kadının sorumluluğu olarak görülmesi, her gün haberlerde gördüğümüz şiddete ve zorbalığa maruz kalan binlerce kadının varlığı ve ne yazık ki kadın cinayetleri…

Burada şunu belirtmek zorunda hissediyorum; eleştirim erkek cinsiyetine değildir, elbette bu düzenin erkeklerin de hayatına olumsuz etkileri vardır. Eleştirim tamamen cinsiyetleri birbirinden ayıran ve kadını aşağıda gören, yerine göre yok sayan düzene ve eşitsizliğedir. Aynı zamanda bu düzenin böyle sürmesine destek vermiş olan herkese ve düzeni onaylayıp erkekleri yücelten tüm kadınlaradır.

Şuna eminim; ataerkil düzeni, cinsiyet eşitsizliğini savunan veya bu eşitsiz durumdan memnun olan erkekler hatta hemcinslerim yazımın başlığını gördüğünde dahi direkt “erkek düşmanlığı!” olarak algılayacaklardır. Bu yazıyı yazarken ve düşüncelerimi aktarırken asıl iletmek istediğim şey doğmadan evvel seçemediğimiz bir şey üzerinden hiçbir cinsin cezalandırılamayacağı yahut övgü alamayacağıdır. İnsanlığın ortak emeğiyle bugünlere gelindiğinin unutulmadığı, bütün cinsiyetlerin özgürce, haklarıyla yaşayabileceği, ayrımcılığın, baskının ve şiddetin olmadığı bir dünya umuduyla…

 Kaynakça

Aktaş, G. (2013). Feminist Söylemler Bağlamında Kadın Kimliği: Erkek Egemen Bir Toplumda Kadın Olmak. Edebiyat Fakültesi Dergisi, 30(1), 53-72.

Alptekin, D. (2014). Çelişik Duygularda Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı Sorgusu: Üniversite Gençliğinin Cinsiyet Algısına Dair Bir Araştırma. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi(32), 203-211.

Tarih:GenelSosyal HizmetSosyoloji