İçeriğe geç

Ey Bizim Kaçınılmaz Yazgımız: Ölüm ve Ölümlülük Üzerine

Bilirsiniz yaşayan hiç kimse ölümü tatmamıştır.

Tasavvur etmiştir,

fakat elbette ölmeden bilinmez ölüm.

Ölülere mahsustur bu.

Ölümü bilmek yani.

Bizi sorarsanız ölümün kıyısında geziniyoruz derim, çünkü herkes aslında biliyor öleceğini. Ne ilginç durum. İleride belki bir şeyde hayat bulacağız, belki yeni bir yerde yeni bir yaşama başlayacağız, belki sonsuza uzanacağız, belki de hiç olacağız. Eh, herkesin düşüncesinde farklı filizlenebilir bu, uzatabiliriz bunu daha da bu yüzden.

Ne zamandan beri konuşuyor “büyük insanlık” ölüm hakkında. Dünyaya gelişi var önce bu işin, doğuyoruz, yaşıyoruz (ölene kadar devam ediyor bu yaşama işi), bu arada yaşarken de ölüyoruz farklı bir açıdan bakarsak, sonra ölüm çıkıyor karşımıza; dünyadan el çekişimiz, gidişimiz yani.

İnsanın öleceğini bilen belki de tek canlı olması… İlk paragrafta ilginç dediğim nokta da buydu aslında. Pek çok felsefi düşünür de buna özellikle şerh düşüyor. İnsanın eşsiz varoluşunun bir göstergesi olarak ele alıyorlar örneğin. Bizimle bu kaygıyı paylaştığı bilinen başka bir varlık yok. Ne büyük olay! Bunun yanında bazı tanımlamalar da var ölümle ilgili. Jaspers ölümün kaçamayacağımız veya kurtulamayacağımız bir sınır hali, bir kısıtlama olduğunu belirtiyor. Heidegger bir başkasının yerine ölemeyeceğimizi, başkasının da bizim yerimize ölemeyeceğini belirtiyor –ölümün elbette her koşulda sadece bize ait olduğunu-. Kaçamayacağımız bir olgu olduğunu da ayrıca söylemek gerekir ölümün, her an yok olma olasılığımızı da göz önünde bulundurmak.

Yaşamın bir başlangıcı ve bir sonu var. Gelecek ne kadar belirsiz olsa da bu belirsizliği sınırlayan bir çizgi var: ölüm. Biz bu sonu biliyoruz. Öleceğimizi bilişimiz “Acaba anlamlı bir hayat mı yaşıyorum?” sorusunu sormamıza neden olabiliyor. Bu da bir kaygı doğuruyor “Ya anlamlı bir hayat yaşamıyorsam?” düşüncesi aklımızda beliriveriyor. Sonrasında savunma mekanizmaları geliştiriyoruz. Ya nihai kurtarıcımızı bekliyoruz ya da yaşamımızın özel bir nedeni olabileceği ihtimaline yüzümüzü dönüyoruz, kişisel dokunulmazlık inancımızı besliyoruz. Ya bir başkasında kaybolacağımızdan korkup ilişki kurmamayı tercih ediyoruz belki kuramıyoruz, ya da bir başkası içinde eriyip gitme konusunda müthiş bir itki hissediyoruz, bireyselliğimizden vazgeçmeye dair bir susuzluk.

 Acaba ölüm yalnızca bir son mu? Bu kadar basit olmayabilir. “İnsanlar doğarlar, büyürler, yaşlanırlar ve ölürler” gibi basit bir sözcük dizisi içerisinde irdelediğimiz, belki üzerine düşünmekten kaçındığımız, bazen yok saydığımız, bazen bu hengamede yüzüne bile bak(a)madığımız yaşam ve ölüm kavramları aslında ne kadar derin ve hayatımıza temas ediyor görünüyor.

Karantina sürecinde biraz yalnız kalıyor insan, belki biraz fazla düşünüyor, hayatta kalmama riskini düşünüyor, ölümlülüğünün daha çok farkına varıyor böylece. Biraz iyiye yoralım madem. Ölümlü oluşumuzun farkında olduğumuz şu günleri iyiye yoralım. Methiyeler düzelim demiyorum ama belli ki katkıları var ölümlülüğümüzün farkında oluşumuzun. Yabana atmamak lazım. Bizi anı yaşamaya teşvik eder örneğin, hayatın bir sonu olduğunu bilerek yaşamak yaşamı ertelemememiz hususunda bizi cesaretlendirir. Bunca belirsizliğin içinde yaşamak biraz da cesaret gerektirir değil mi? Şu kısıtlı insan ömrümüzün tadını çıkarmak, durup yalnızca bizi ilgilendiren şeylere odaklanmak ne kadar zor. Ölümlülüğün bilinci bunun da farkına varmamızı sağlıyor olabilir mi? Bir düşünmek lazım.

Biraz yordum diye düşünüyorum sizi. Ben de biraz yorulmuştum okumalarımda. İnsan yaşamına tepeden bakmanın zorluğundan olsa gerek -hayatımızın kısa bir kesitini en ön sıradan izliyormuşçasına-.

Felsefi bir düzlemi temel alarak sizlere ölümlülüğü aktarmak istedim. Okumalarımı da bu sayede sizlerle paylaşma fırsatı buldum. Bu süreçten oldukça az etkilenmemiz ve bu yazının sizi bir miktar düşünmeye sürüklemesi dileklerimle de sonlandıracağım yazımı. Bir de alıntıyla:

Ölümle

(insanın kendi varlığının hiçbir yankısını bulamadığı bir dünyayla)

yüz yüze gelebilme yetisi (cesareti)

gelişmenin önkoşuludur,

insanın kendi bilincine varmasının ve kendisini bulmasının önkoşulu

(May, 2005, ss. 25).

 

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

  1. V. Deurzen& C. A. Baker(2017). İnsan meselelerine varoluşçu bakışlar terapi uygulama el kitabı. İstanbul: Aletheia Kitap
  2. Geçtan, E. (2003). İnsan olmak. 26. Basım. İstanbul: Metis Yayınları
  3. May, R., & Oysal, A. (2005). Yaratma cesareti. Meti
  4. Yalom, I. D. (2018). Varoluşçu psikoterapi. İstanbul: Pegasus Yayıncılık

Tarih:Genel